Umudun Filmi Olarak 'X-Men: Geçmiş Günler Gelecek'

July 8, 2014

İlk kez, vizyona girişinden çok kısa bir süre sonra bir filmle ilişkilendirilmiş yazı yazıyorum. Söz konusu film, X-Men: Geçmiş Günler Gelecek (X-Men: Days of Future Past), bütünüyle Hugh Jackman etrafında dönen The Wolverine’den sonra, X-Men serisinin Türkiye’de gösterimde bulunduğu süre içerisinde en fazla izlenen filmi. Yönetmenlik koltuğuna Bryan Singer’ın geçmesiyle daha tatmin edici bir hale bürünen film senaryo açısından da gayet doyurucu. Seri filmi olması sebebiyle akışta birtakım tutarsızlıklar sergilediği yönünde eleştiriler dile getirilse de (Outlaw, 2014) Geçmiş Günler Gelecek, bu yazıya, birey ile sistem ve bireyler arasındaki ilişkilerin irdelenmesine ışık tutabilme ihtimali açısından konu olmaktadır.

İlk bakışta, mutantlarla insanların etkileşime girdiği dönemi konu alan X-Men serisi ve tabii ki Geçmiş Günler Gelecek, bireysel varoluş ve hayatın anlamı açısından ilginç mesajlar barındırıyor. Bu noktada öne çıkan öncelikli kavram umut… Kaderine yön verebilen birey fikri çerçevesinde umut en güçlü silah olarak anlatıma dahil ediliyor. Bu, bazı sahnelerde –Wolverine'de (Hugh Jackman) olduğu gibi ölüm dürtüsünü bastıran hayvani bir içgüdü, bazen de -Charles Xavier’de (James McAvoy) olduğu gibi aşktan kaynaklanan bir inanç olarak tasvir ediliyor. Umut-aşk-inanç üçgenine bağlanan bireysellikte güven, besleyici fikir olarak sahneye çıkıyor. Öyle ki “yolunu kaybetmiş insana güvenip ona ikinci bir şans verme” yaklaşımı, filmde iki kez vurgulanıyor.

Yukarıda ifade ettiğim vurgunun iki boyutu olduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki, bireysel varoluşla; diğeri ise toplumsal varoluşla ilgili. Bireysel açıdan kişinin kendine güveni, toplumsal açıdan ise bireylerin birbirlerine güveni varoluşun sağlığı açısından oldukça değerli ve bu iki boyutu birbirinden ayırmak pek mümkün görünmüyor. Eric’in (Michael Fassbender) Mystique (Jennifer Lawrence) olarak görmek istediği bedende Charles’ın Raven’ı (Jennifer Lawrence) görmek istemesi belki buna bağlanabilir. Anlaşılıyor ki Charles kendine güvendiği oranda Raven’a güvenirken kendine olan güvenini yitirdiği ölçüde de Raven’dan uzaklaşıyor ve buna paralel olarak Revan, Eric’e yakınlaşarak Mystique’leşiyor, yani kötülüğe eğilimli hale geliyor.

Öte yandan X-Men: Son Direniş’ten (X-Men: The Last Stand) sonra Geçmiş Günler Gelecek de Tom Wootton (2014) tarafından bipolar bozukluk ile ilgili metaforlar açısından ele alınıyor. Wootton, filmde kahramanların ilaç kullanarak kendilerini kontrol etme çabalarını, genetik farklılıklarından dolayı mutantlardan çekinilmesini ve depresyon halini bipolar bozukluk ile ilişkilendirerek, filmin, bireylerin içinde bulundukları şartlar dahilinde verdikleri mücadeleyi örneklediğini düşünmekte haklı görünüyor. Ancak burada pozitivist psikolojiye mesafeli durarak bipolar bozukluk ifadesini bireylerin ruhsal durumlarından ziyade bireylerin sistemle ilişkisinde gözlemlemekten yanayım.

Bipolar bozukluk, bireyin sistemle ilişkisinde gözlemlenebilir çünkü her şeyden önce depresyon ya da bir başka duygudurum, bireyde, sistemle ilişkisi ölçüsünde karşılığını bulmaktadır. Bireyler, sistemle barışamadıkları ölçüde duygudurumları çeşitlilik göstermektedir. Öte yandan bunun “bozukluk” olarak ifade edilmesinin ne kadar doğru olduğu tartışmaya açıktır. Tartışma götürmeyecek olansa sistemin bozukluğudur.

Sistem düzeyinde ele alındığında, X-Men: Geçmiş Günler Gelecek, ortak dış düşmana karşı ya da bir egemen güç altında birleşme –bazen her ikisi birden- dışında ebedi barış ihtimalini hayal edemeyen bir zihniyeti yansıtır görünüyor. Bu açıdan, Hobbes-Kant ya da daha genel manada realizm-idealizm yüzleşmesinden ileri gidilebildiğini söylemek oldukça güç. Tek farkla: Artık New York ve Paris’in yanına Pekin de eklenmiş, yani oyunun kuralları aynı kalmak kaydıyla yeni oyuncular sahneye çıkmış.

Bireysel düzeyde ise, bir tarafta filozof kralın liderliğine duyulan ihtiyaç diğer tarafta lidersiz, kendi ayakları üzerinde durmak isteyen birey tasviri, özbilince dayalı adalet ve etik fikirlerinin olgunlaşmasına duyulan ihtiyacı hatırlatıyor. Bununla birlikte, Eric, 1973’te gözcülere liderlik ettiği sırada statüko karşıtı bir portre çizerken gelecekte gözcülere karşı mutantların statükosunu korumanın gayreti içerisinde görünüyor. Bu paralel sahneler de yine bireyin varoluş amacının sistemle ilişkisini hatırlatıcı nitelikte. Elbette, birey, sistemle bütünleşerek sistemin taşıyıcısı olmayı ya da özbilince dayalı adalet ve etik fikirleri çerçevesinde onu dönüştürmeyi seçebilir.

Sonuç olarak, sistem içerisindeki bireyin diğer bireylerle ilişkisi ve sisteme yön verme gücü çerçevesinde değerlendirildiğinde, Geçmiş Günler Gelecek’in mesajı her şeyden önce şu olabilir: Umut, bireysel varoluşun devamlılığı açısından elzemken sistemin tıkandığı noktada da mücadelenin kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte, bireysel depresyon hali, sistemle ilişkinin alışılagelmişin dışında kurulduğu noktada ortaya çıktığı için sistemin depresyon haliyle yakından ilişkilidir. Bu nedenle, umut, bireysel depresyonun aşılması noktasında sistem düzeyinde depresyonu ortadan kaldırmayı hedeflemedikçe birey açısından güven değil güvensizlikle sonuçlanmaya devam edecektir. Bireysel düzeydeki güvensizliğin sistem düzeyindeki karşılığı ise güvenlik ikilemi ve silahlanma yarışıdır ki bu da Dr. Trask (Taht Oyunları’nın Tyrion Lannister’ı, Peter Dinklage) gibilerin varoluşunun sebebi olarak görülebilir.

  • Outlaw, K. (2014). ‘X-Men: Days of Future Past’ Continuity Problems and Errors, http://screenrant.com/x-men-movies-continuity-days-future-past/ (Erişim Tarihi: 07.07.2014)

  • Wootton, T. (2014). X-Men: The Days of Future Past Explores Bipolar Disorder, http://www.psychologytoday.com/blog/bipolar-advantage/201405/x-men-days-future-past-explores-bipolar-disorder (Erişim Tarihi: 07.07.2014)

Not: Bu yazı, daha önce İnsanBu'da yayımlanmıştır.

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

  • apple-touch-icon-180x180
  • Twitter Social Icon
  • LinkedIn Social Icon
  • Facebook Social Icon