Toplum Bilimlerinde Yöntem Arayışları ve Üç Soru

İnsan ömrünün, yayımlanan bütün kitapları okumaya, ortaya atılan tüm fikirlere hakim olmaya yetemeyecek olması bir yana, bir bilim insanının ömrü de ne alanında yayımlanan tüm kitapları okumaya ne de tüm bakış açılarına en ince ayrıntısına kadar hakim olmaya yetebilir. Ancak bilim insanının, bu durumda, çok daha temkinli olması gerekir. Çünkü bilimsel eylemler, hayatı yorumlayıp yer yer yönlendirmeye dairdir. Bu açıdan, bir anlam arayışı olarak bilimin çok sesliliğini yitirmesi büyük bir risktir. Bu risk, bilimin ilişkili olduğu her alanda, örneğin ekonomide kendisini toplumsal kriz ihtimali olarak sıklıkla göstermektedir.

Kendisinden önceki düşünme biçimlerinin iktidarından zar zor sıyrılarak sesini duyuran bilimsel başkaldırının sürecin devamında bilimsel üretimin çok sesliliğini engelleyecek şekilde benzer bir iktidar kurması tehlikesidir bahsettiğim. Merkantilizmin eleştirisinden beslenen ekonomik liberalizmin kurduğu iktidardır örneğin bu... Başkaldırının devrim iktidarına dönüşmesinden kasıt nedir? Bu dönüşüm nasıl gerçekleşmektedir? Soruna, ne şekilde çözüm aranabilir? Aşağıda, bu sorulara cevap bulmaya çalışacağım.

Bilimsel başkaldırının devrim iktidarına dönüşmesinden kasıt nedir?

Devrim iktidarı geleneksel iktidarın parçalanması hallerinden birisi olarak ortaya çıkmaktadır. Yani eski yönetim ve kurumların artık kabul görmediği durumlarda ortaya çıkan yeni inanışlarla uyumlu bir şekillenmenin ürünüdür bu yeni iktidar biçimi. Bu iktidar biçimi, düşünce üzerindeki iktidarın varlığı ile de yakından ilişkilidir. Hangisi diğerinin ardılı olduğu görece olmakla birlikte bir düşünce biçiminin iktidarı sağlamlaştırdığı durumlar olduğu gibi iktidarın belli düşünce kalıplarını dayattığı durumlar da söz konusu olabilir. Yeni bir paradigma, bazı çevrelerce kabul görmesi durumuna kadar daha önceki paradigmalara karşı bir başkaldırı, dolayısıyla devrim ihtimali taşıyan değerler dizisidir. Ne zaman ki bu paradigma bilimsel topluluk için anlam ifade etmeye başlar, bu durumda artık paradigmanın düşünceler üzerindeki iktidarı kaçınılmaz olarak biçimlenecektir. Ortaya çıkan durum ise ister istemez bilim için ön kesici bir sonuç yaratır.

Bu dönüşüm nasıl gerçekleşmektedir?

“Dönüşümün ne olduğu” sorusuna cevap ararken az da olsa değindiğim bu ikinci sorunun cevabı aslında ilişkilerde gizli. Bir anlamda, “meşrulaştırılmaya çalışılan metodolojik ve epistemolojik tekelcilik” de bu ilişkilerin bir dışa vurumu olarak anlaşılabilir. Bu ilişki, bilim insanı ile yaratmaya çalıştığı paradigma arasında kurulmuştur. Dolayısıyla tekelleşmeyi yaratanın, bilim insanı ve paradigmalarla düşünme arasındaki etkileşim olduğu söylenebilir. Paradigmayı yaratan bilim insanı ve onu kabul edenler, sonunda onun kurbanları haline gelebilmektedirler. Doğa bilimlerinde, paradigmanın kurbanı olmak büyük bir sorun yaratmayabilir. Nihayetinde, bu paradigma her zaman aynı sonucu verecek bir doğal gelişmeyi anlamak üzerine kurulmuştur. Ama sosyal gerçekliğe dair bir bilim yaratma çabası içinde bu, yüksek ihtimalle bir sorundur. Çünkü toplum bilimlerinde paradigma öznel bir durumdur ve bu öznelliğe diğerlerini inandırdığı ölçüde kabul görür. Sosyal bir olayı veya gelişmeyi araştırmak demek her şeyden önce bir soru sormak demek olduğundan, bu sorunun akla düşmesi süreci dahi öznel bir şekillenmedir ve dolayısıyla bunun ikna yolu ile bilim çevrelerine kabul ettirilmesiyle ilgilidir aslında sonraki süreçler. Dolayısıyla sürecin bütününde politik bir tutum söz konusudur. Bu politik tutum önce bilim insanının anlam arayışlarına sonrasında ise sosyal gerçekliği yönlendirdiği ölçüde toplumdaki bireylerin anlam arayışlarına yansır.

Soruna, ne şekilde çözüm aranabilir?

Düşünme süreçlerinde yaşanan değişime baktığımızda, örneğin modernizmden postmodernizme giden süreci incelediğimizde bunun umut verici bir yol alış olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle sosyal gerçekliği anlama yolunda… Çünkü modernizmin akıl dışı olarak nitelendirdiği etik ve duyguları hesaba katmak hakikati dillendirmekten başka bir şey değildir. İnsan sadece akıldan oluşa bir organizma ve dünya sadece tek bir insan tipinden oluşan bir sistem olsaydı; etik ve duygulardan arındırılmış bilimsel yöntemler insanı ve sosyal gerçekliği anlamaya belki yetebilirdi. Ama ne insan yalnızca akıldan oluşmuştur ne de dünyada tek bir insan tipi vardır. Bu açıdan sosyal gerçekliğe dair bilim üretebilmek için bilim insanı her şeyden önce hareket serbestliğine sahip olmalıdır. Bunun için de bilim insanının becerikli olması, yani veriye ulaşma – bunları sentezleme – ve gerçekliği her bir durum için yorumlama becerisinin olması gerek şarttır. Ama yeter şart, bunu ne için yaptığının farkına varmasında gizlidir. Vincin ayaklarının yere sağlam basması önemlidir. Bu, paradigmanın esiri olmamak adına farklı disiplinlerin bakış açılarının kavranmasıyla mümkün olabilir. İşte gerek şartın yeter şartla olan ilişkisi de bu noktada vücut bulmaktadır. Paradigmanın üreticisi, farklı paradigmalara vakıf olup üretiminin amacını belirler ise bu üretim toplumsal gelişmeye yol açabilir. Yoksa bu, vahşi bir atı evcilleştirme sevdasından ileri gidemez. Nasıl ki vahşi bir atı evcilleştirmek onun artık eskisi gibi koşamayacağı riskini beraberinde getirirse, bilimleştirme çabası için de metodoloji ve epistemolojiyi iktidara hizmet edecek biçimde keskinleştirmek, toplum bilimleri için benzer bir sonucu verecektir.

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

  • apple-touch-icon-180x180
  • Twitter Social Icon
  • LinkedIn Social Icon
  • Facebook Social Icon