6 Mayıs’ın Anlamı

Bu satırları yazmasaydım içim hiç ama hiç rahat etmeyecekti. Dün, gün boyunca sosyal medyada ben de dahil olmak üzere hepimiz paylaşımlarda bulunduk, kötü anıları hatırladık, yeniden üzüldük, hatta sinirlendik.

6 Mayıs günü benim için üç farklı anlamın ifadesidir. Öncelikle, kız kardeşimin dünyaya geldiği o güzel gündür 6 Mayıs. Dahası, Hıdırellez’dir, yani baharın, yani kardeşliğin simgesidir. Son olarak da bu ülkede hak ve kardeşlik üzerine temellenmiş bir düzen isteyenlerin doğal liderlerinin -Deniz’in, Hüseyin’in ve Yusuf’un- katledildikleri gündür. Meseleleri kişiselleştirmek istemiyorum; ama içimdekileri söylemeden de edemiyorum.

Ben, yaşım itibariyle ne 70’leri ne de 80’lerin başını görebildim. Ama o yılların bize bıraktığı kötü mirasın farkındayım. Burada, bir siyaset bilimci gözüyle II. Dünya Savaşı sonrasında ilk adımları atılan yeni dünya düzeninden, Türkiye’de aslında çok partili hayata hiçbir zaman geçilemediğinden, NATO üyelik sürecinin ve Kore Savaşı’nın ülkeye getirdiği ağır yükten, ABD’nin o dönemlerde şekillenmeye başlayan Orta Doğu politikasından ve Türkiye’nin politikasızlığından, kapitalizmin pazar ihtiyacının neoliberal politikalara hizmet eden askeri güçler yoluyla coğrafyaları şekillendirme çabasından filan bahsetmeyeceğim. Burada, dile getirmek istediğim sadece iki konu var. İlki, çarpışan güçlerle ilgili, diğeri ise barış ihtimaline ilişkin...

Her coğrafyada, tarihin her anında en azından iki grup karşı karşıya gelir: Değişim isteyenler ve değişime direnenler. İnsanlar farklı görüşlerde olabilir ve görüşler zamanla değişebilir. Bunlar çok doğaldır. Fakat, bu mücadelede, işin içine çok farklı bileşenler dahil olur. Para ya da mevki sahibi olmak gibi hırslar mesela... Bu durum vizyonsuzlukla, cehaletle –siz ne derseniz diyin- birleştiğinde ise ortaya Türkiye benzeri ülkelerdeki resim çıkar. Deniz’ler bence bu vizyonsuzluğa isyan ediyordu. Hayatın bu kadar dar anlam kalıplarına oturtulmuş olmasını hazmedemiyorlardı onlar. Bu nedenle de değişimi isteyen grubun liderliğine soyunmuşlardı.

Diğer yanda ise Türkiye’ye biçilmiş bir rol vardı ve bu rolün oynanması statükonun korunmasına bağlıydı. Maalesef öyle de oldu. Devrimciler tarafından “rayından çıkarılmak istenen tren”e 1971’de müdahale edildi. Ama yetmedi; çünkü devrimcilerin anılarını silmek kolay değildi. Bu kez, 1980’de topyekün bir apolitikleştirme hamlesi gerçekleştirildi ve anılar da halının altına süpürülmek istendi. Peki, bu yetti mi? “Yetmediyse de 30 yıla mal oldu” diyebilirim. Rayından çıkarılmasına izin verilmeyen trenden kimseye fayda gelmedi.

Bu gerçekler ışığında, Türkiye’de toplumsal barış imkan dahilinde midir? Bence odaklanılması gereken asıl soru bu. Çünkü bu soruya olumlu bir yanıt veremiyorsak darbeler başarıya ulaşmış demektir ve ölenler boşuna ölmüş... Ben, o ilkeli insanların, her şeye rağmen boşuna ölmediklerini biliyorum. Bugün, Türkiye’de toplumsal hareketlerin ulaşmış olduğu umut verici noktaya, onların bedenlerini ortaya koyarak yaktıkları ateş sayesinde ulaştığımızı düşünüyorum. Bundan sonraki adım ise onların çok isteyip de başaramadıklarına odaklanmak, yani birlikte hareket edebilmektir. Bunun içinse empatiye ve toleransa ihtiyaç duyduğumuz açıktır. Ancak bu şekilde, iktidarların insanları hapsettikleri kısır döngüden kurtulmak mümkün olabilir.

"Bir ülkenin gençliği için belki de olabilecek en iyi şanstı onun liderliği..." Böyle demiş Hacı Tonak, Deniz Gezmiş’in dava arkadaşlarından yalnızca bir tanesi... Geçmişte onun liderliğinden korkanların bugün oturdukları koltuklardan kaldırılmaları gerekmektedir. Bunu, intikam duygusuyla söylemediğim de bilinsin. Hak ve kardeşlik üzerinde temellenmiş bir düzene karşı olanların o koltukları işgal etmelerini hazmedemiyorum sadece. Hepsi bu...

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

  • apple-touch-icon-180x180
  • Twitter Social Icon
  • LinkedIn Social Icon
  • Facebook Social Icon