Anlam Arayışlarının Manipülasyonu Olarak Göç: Sultanbeyli’de Nöbetleşe Yoksulluk

April 27, 2013

Göçün, anlam arayışlarıyla yakından ilişkili bir boyutu olduğunu düşünüyorum. Yer değiştirmek, temelde, yaşadığı topraklarda aradığını bulamayanların başvurduğu bir yöntem. Arayışlar çoğunlukla maddi unsurlara dair olduğundan göç de iş bulup para kazanma, yani daha iyi bir yaşam hedefine oturan bir olgu. Ancak bu hedef göç edene ait. Göç ettirenin hedefi ise sistemin devam ettirilmesini sağlamak. Bunun için de anlam arayışındaki insanların kullanılmasında bir sakınca görülmemekte. Oğuz Işık ve M. Melih Pınarcıoğlu'nun İstanbul’da Sultanbeyli Semti’nin yaratılmasını ele aldıkları kitap, Nöbetleşe Yoksulluk: Sultanbeyli Örneği (2002), bu açıdan da okunabilir.

Biri işletme, diğeri şehir ve bölge planlama temelli olan yazarların teorik bilgiyi pratik birtakım unsurlarla destekledikleri ve gerçekliğe yaklaşmaya çalıştıkları kitabı kabaca iki safhada ele aldıkları görülmektedir: Kuramsal bölüm ve örnek olay incelemesi. Kuramsal bölüm de genel teorik tartışmalar ve Türkiye’nin kentleşme sürecine bakış olarak kendi içinde iki alt safhaya ayrılabilir. Bunların ardından gelen bölümde ise Sultanbeyli örneği önce elde edilen bilgiler ışığında çalışılmış, sonrasında Sultanbeyli’ye dair veriler anket sonuçları ile harmanlanmış.

Kitabın temel iddiası, Türkiye’de 1980 sonrası dönemde değişen devlet-piyasa ilişkileri çerçevesinde ortaya çıkan sosyo-ekonomik sorunların kentlere göç edenlerin hayatta kalma stratejisinde etkili olduğudur ve yazarlar bu stratejiyi nöbetleşe yoksulluk olarak kavramsallaştırmıştır. Bu açıdan nöbetleşe yoksulluk, kente önce gelenlerin oluşturdukları ilişkiler ağında, sonradan gelenler üzerinden zenginleştiği, diğer taraftan da bu sonradan gelenler için bir varoluş umudu yaratan bir sistemin ifadesidir. Gelinen noktada formel olan (devlet ve kurumlarının eliyle şekillendirilen) ile enformel olan (devlet ve kurumlarının dışında şekillenen) iç içe geçmiştir. Burada, aktif-pasif güven ayrımı üzerinden bakıldığında, pasif güvende yani devlet ve kurumlarının eliyle toplumda yaratılması beklenen güvende ortaya çıkan azalmanın aktif güven mekanizması yardımıyla, toplumsal ilişkilerle dengelendiğini söylemek mümkündür. Bu anlamda, kentte ayakta kalma stratejisi olarak nöbetleşe yoksulluk bireylerin dönüştürme kapasitelerini artırıcı bir unsur olarak değerlendirilmektedir. Çünkü yazarlar, meseleyi, sosyo-ekonomik altüst oluşları enformel kurum ve mekanizmalarla aşma çabası olarak görmektedir.

Türkiye’nin kentleşme sürecine 1980 öncesi ve sonrası ayrımı çerçevesinde yaklaşan yazarlar birtakım sonuçlara varmaktadırlar. İthal ikameci sanayileşme (1954 yılında alınan ithalatı kısıtlayıcı önlemlerden itibaren), 1970’lerde dünyada ortaya çıkan krize kadar Türkiye’de devlet-piyasa ilişkilerini düzenlemiştir. İç piyasa büyümesine önem verilen bu dönemde gerçek ücretlerde artışlar gözlenmiş, yeni pazarlar açılmıştır. Bu dönemde apartmanlaşma orta sınıfın kent stratejisi iken gecekondulaşma da alt sınıfın kent stratejisi olarak öne çıkmıştır. Ancak bu dönemde gecekondulaşma, Marksist kavramlarla bakıldığında değişim değeri yerine kullanım değeri üzerinden anlaşılabilecek bir olgudur. Gecekondular o dönem için “başını sokacak bir yer”den başka bir anlam ifade etmemektedir.

Yazarların özellikle üzerinde durdukları mesele, 1974 Krizi ve sonrasında dünya ekonomik sisteminde yaşanan dönüşümlerin Türkiye’de de devlet-piyasa ilişkilerine yansıyan dönüşümlerle birlikte okunması gerektiğidir. 24 Ocak kararlarıyla birlikte devlet piyasadan elini çekerken, devlet ile piyasa arasındaki boşluğun enformel kurumlarla doldurulması kaçınılmaz olmuştur. Gecekondulaşma bu süreçte dönüşüme uğrayarak kullanım aracı olmaktan çıkmış ve bizzat ticari ilişkilerin merkezinde bir değişim aracı olmuştur. Bu mesele sadece sınıfsal bir pencereden okunmamalı, bunun yanında kültürel öğelere bakılmalıdır. Bu açıdan Sultanbeyli post-modern kimlik politikalarının yaratıldığı eşsiz bir laboratuvar görevi görmektedir. Neoliberal dönüşümün getirdikleriyle birlikte düşünüldüğünde, bu kimlik yaratma süreci anlam arayışlarının manipülasyonu olarak da görülebilir.

Yazarlara göre; Sultanbeyli, nöbetleşe yoksulluk olarak tanımladıkları sistemin, o dönemde, eşsiz bir örneğini oluşturmuştur. Bu örneği incelerken önce kentin tarihsel gelişimine bakılmakta ve ardından anket sorularının yorumlanmasıyla sınıfsal-kültürel düzeyde bir analize girişilmektedir. Yazarların, 1998 yılı Temmuz-Ağustos aylarında Sultanbeyli’de yaşayarak gerçekleştirdikleri araştırmanın önemli bulguları ise şunlardır:

  1. Öncelikle araştırma dönemi itibariyle Sultanbeyli’de sosyo-kültürel gelişmişlik alt seviyededir. Cami sayısı sürekli artmasına rağmen kentte imam hatip dışında okul modeli bulunmamakta, sinema salonu vb. sosyal mekanlara rastlanmamaktadır.

  2. Sultanbeyli suç oranı düşük olmasına rağmen suçluların barındığı bir muhit olarak öne çıkmaktadır.

  3. O dönem itibariyle kentte alkollü içki satışı yapan bir yere rastlamak mümkün değil. Zaten sonraki dönemde bu yaklaşım diğer muhitlere de yansımıştır.

  4. Ekonomik açıdan bakıldığında, Sultanbeyli’de en azından o dönem için, piyasaya dahil olmayan bir sistemin hüküm sürdüğü görülmektedir. Arsa sahipliği ve daha sonra daire sahipliği ekonomik bir güç olarak öne çıkarken sonradan gelenler bu sisteme adapte olmaktadır. Bu anlamda kendi içinde bir hiyerarşik düzen kurulmuş görünmektedir.

  5. Anketler sonucunda üçlü piramitsel bir yapı ortaya çıkmıştır ve bu yapının büyük çoğunluğu (% 63) piramidin ortasında toplanmıştır. Yazarlara göre piramidin üstüne yerleşenler zaman içinde sadece yüksek rant sağlamakla kalmayıp patronaj ilişkilerinde üste çıkmışlardır. Bu gruplar sosyo-ekonomik açıdan da ayırt edilmektedirler.

Sonuç olarak gerek Türkiye özelinde yürütülen kavramsal tartışmalar gerekse Sultanbeyli örneği ülkede bireyin tarihsel anlamda şekillenişinin farklılığını göstermektedir. Avrupa’da birey sistemle ilişkili olarak şekillenip ahlak, hukuk vb. araçlarla kendi iktidar sahası içinde özgürleşmiş; bundan memnun olmayanlar anarşist ya da marjinal olmuştur. Türkiye’de ise böyle bir formel alan tam olarak oluşmadığı için enformel alan da anlamsız bir karmaşayla ortaya çıkmıştır. Yazarlara göre, nöbetleşe yoksulluk oluşamayan formel alanın yarattığı güvensizliğin ürünüdür. Bana göreyse güvensizlikle birlikte anlamdan yoksunluk da had safhadadır. Bu karmaşa halinin yarattığı güvensizlik ve anlamdan yoksunluk, iktidar odaklarına mükemmel bir manevra alanı sağlamaktadır. Bu açıdan 2009 yılında yapılan yerel seçimlerde Sultanbeyli’de oyların % 73’ünü Adalet ve Kalkınma Partisi ile Saadet Partisi’nin kazanması tesadüf olarak görülmemelidir. 2014 yerel seçimleri öncesinde, Türkiye’ye bakıldığında, Sultanbeyli’lerin sayısının artması da öyle...

  • Işık, O., Pınarcıoğlu, M.M., (2002). Nöbetleşe Yoksulluk: Sultanbeyli Örneği. İstanbul: İletişim Yayınları.

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

  • apple-touch-icon-180x180
  • Twitter Social Icon
  • LinkedIn Social Icon
  • Facebook Social Icon