Gandhi (1982) Üzerine

March 3, 2013

Yıllar önce çocuk aklımla izlemiştim konu edindiği kişi dolayısıyla efsaneleşen o filmi, Gandhi’yi. 1982’de En İyi Film, En İyi Yönetmen (Richard Attenborough), En İyi Erkek Oyuncu (Ben Kingsley) ve En İyi Orijinal Senaryo (John Briley) dallarında Oscar Ödülü almış olan Gandhi, dünya sinema klasikleri arasındaki yerini çoktan aldı. Bu yazının amacı ise, insanların şiddete maruz bırakılıp görmezden gelindiği bugünlerde, Mohandas Karamçand “Mahatma” Gandhi’yi film senaryosuna yansıyan ve izleyiciye aktarılandan yola çıkarak anlamaya çalışmak ve onun fikirleri yardımıyla birkaç cümle kurabilmektir. Ne de olsa En İyi Orijinal Senaryo Oscar Ödülü’nü, Gandhi’nin hayatının orijinalliği hak etmiştir.

Film, Gandhi’nin öldürülmesi ve ardından düzenlenen cenaze töreni ile başlıyor denilebilir. Cenazeyi anlatan sunucu, dönemin ABD Devlet Bakanı General Marshall’dan bir alıntı yapıyor: “Gandhi, tüm insanlığın vicdanının sesidir.” Bu cümleyi kuran General Marshall, bilindiği gibi, II. Dünya Savaşı sonrasında Soğuk Savaş’ı başlatan Truman Doktrini’nin en önemli parçası Marshall Yardımlarına ismini veren şahsiyet. Söz konusu dönem itibariyle ABD, uluslararası arenada Büyük Britanya İmparatorluğu’nun yerini almaya çoktan başlamış. Bir başka açıdan bakıldığında, Büyük Britanya İmparatorluğu’nun Hindistan’ı kaybedişini anlatan filmin piyasaya çıktığı dönem itibariyle ABD’nin, yeni-muhafazakarların elinde dünyaya yön verme gayretinde olduğunu hatırlamakta fayda olacaktır.

Filmde, cenaze töreninin ardından 1893’e -yani “sözlü işgal” ilkesinin yerini “fiili işgal” ilkesine bıraktığı, sömürge paylaşımı amaçlı Berlin Konferansı’ndan bir yıl öncesine- dönüldüğü görülmektedir. Avukat Gandhi, birinci sınıfta yolculuk ettiği trenden bir İngiliz’in isteği üzerine atılınca Güney Afrika’daki barışçı başkaldırının fitili ateşlenmiş oluyor. Ona göre, mesleği ne olursa olsun toplumun ikinci hatta üçüncü sınıfı konumundaki Hinduları ve tabi ki onlarla aynı kaderi paylaşan diğerlerini uyandırmanın zamanı gelmiştir.

Uyandırma adına ilk eylem Güney Afrika’daki pasaport yakma eylemi. Filmde, Gandhi, Britanya İmparatorluğu pasaportunu yakarken polisin sopalı tacizine maruz kaldığında ona karşı koymayışıyla satyagraha felsefesinin ilk emareleri de izleyiciye ulaştırılmış oluyor. Satyagrahanın kelime kökeni gerçeğe bağlı kalmak, anlamı şiddet dışı direniş. Bu ilişkinin oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Şayet bu, insanın gerçeğe bağlı kalması halinde şiddet dışılığın mümkün olacağı ilişkilendirmesini de mümkün kılıyor. Tersten bir okumada ise gerçeklerden sapanların, dürüst olmayanların şiddete kolaylıkla başvurdukları çıkarımı yapılabilir. Çünkü bu insanların saklayacak bir şeyleri oluyor. Bu noktada yeniden Gandhi’ye kulak vermek gerekiyor sanırım: “Doğruluk ve sevgi var olduğu müddetçe umut korunacaktır.”

Satyagraha için bir üs –en azından bir örnek- teşlik etmesi için aşramı (köy yerleşimi) kurmaya girişirken Gandhi’nin aklında ne vardı bilinmez ama o bir karede şu ifadeye yer veriyor ki meselenin özünü yakaladığını düşünüyorum: “Her insanın emeği diğeri kadar önemli.” Tam da bu nokta bizim, Gandhi’nin mücadelesinin, diğer tüm mücadeleler gibi aslında mülkiyet sahipliği üzerine bina edilmiş bir sistemde mülkiyetsizlikten kaynaklandığını anlamamıza yol açıyor. Belirtmek gerekir ki Gandhi’nin kendisinin mülkiyet açısından bir sorunu olmadığı açık, ancak Hindistan’da yaşayan milyonlar için öncelikli sorun “var olmanın sahip olmaya dayandırıldığı” bir sistemde mülkiyetten yoksun olmak. Gandhi, başka bir sahnede o vurucu cümleyi bu nedenle kuruyor: “Yoksulluk, en kötü şiddet biçimidir.” Denilebilir ki burada sorun iki kademeli olarak ortaya çıkıyor ya da sömürü iki kademeli olarak kendisini gösteriyor. Öncelikle Britanya tarafından sömürülen, dolayısıyla Britanya’ya ait bir Hindistan söz konusu, devamında Hindistan içerisinde sınıflar arasında ortaya çıkmış bir sömürü... Bu nedenle, Gandhi, Hindistan Ulusal Kongresi’nde Muhammed Ali Cinnah’ın dini-etnik temalı konuşmasının ardından konuşma fırsatını yakaladığında şöyle diyor: “Özgürlük adı altında İngilizlerin yerini almak isteyenlere izin vermemeliyiz.” Devamında, Gandhi, Hindistan’da 700.000 civarında köy bulunduğunu ve feodalizmi ortadan kaldırmadan adil temsilin bu köylerde yaşayan insanlar için mümkün olmayacağını ifade ediyor. Hemen birkaç sahne sonra ise kendisine yakın pozisyondaki Hıristiyan rahipten mücadelenin dışında kalmasını rica ediyor; mücadelenin tamamen Hindistan halkına ait görünmesini istediğinden...

Gandhi, defalarca tutuklanıp günlerini hapiste geçirirken mahatma yani yüce ruha dönüşüyor ve kitleleri peşinden sürükler hale geliyor. Neden? Gandhi’nin eylemlerini acilen ele alması ve bunların olabildiğince basit şekilde ifade edilmesi önemli sebepler bence. Bu nedenle insanların onu benimsemesi kolaylaşıyor. Bu sayede, örneğin, kendisi oruç ve dua ile eyleme geçerken tüm Hindistan’da emekçiler çalışmaya bir gün ara verdikleri anda merkeze bağlı idareciler neye uğradıklarını şaşırıyorlar. “Yönetmek”  kelimesinin anlamının bir anda nasıl değişebileceğini kavrayan İngilizler Amristar Katliamı olarak tarihe geçecek dramda binlerce masumu öldürürken aslında “artık” yönetemediklerinin farkındadırlar; ama gerçeklerle yüzleşmek istemeyişleri şiddet olarak kendisini gösteriyor. Gandhi’nin ise stratejisi belli: “Barışçıl ve şiddetsiz bir biçimde işbirliğini reddetmek.” Çünkü Hindistan halkı İngilizlerle işbirliği yapmaz ise İngilizlerin bu kadar büyük bir nüfusu idare etmesi mümkün olamazdı.

Filmin bundan sonraki bölümü çok daha dramatik bir anlatıma sahip çünkü sömürgesini kaybetmenin arifesindeki İngilizler, Hindu-Müslüman ayrışmasından beslenmekte kararlı görünüyorlar. Geçmişten gelen “böl-yönet” politikası, yerini “yönetemiyorsan böl-bırak, daha sonra kontrolünde olsun” politikasına bırakırken Churchill’in ifadesiyle “yarı çıplak Hint fakiri” izleyiciye bir kez daha Batılı değerleri sorgulatıyor. Sahi, hiç düşündünüz mü daha önce kaç kez Batılı değerleri sorguladığınızı? Belki de Batılı değerlerin gücü kendini bu kadar sorgulatmasından geliyordur, kimbilir.

II. Dünya Savaşı’nın bitişiyle birlikte ortaya çıkan tablo sömürgelerin yavaş yavaş bağımsızlıklarına kavuşacaklarını gösteriyordu ki Hindistan ve onun içinden çıkan Pakistan bu sürecin ilk halkası oldular. Filmin son sahneleri bu süreci izleyiciye aktarırken Gandhi’nin hayalindeki Hindistan’ın bu olmadığı fikri hemen beliriveriyor. Doğrusu, filmin başından beri arka planda var olan “köleciliğe değil köleye karşı olma” anlayışı Gandhi’yi mağlup ediyor, kurşunlardan önce...

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

  • apple-touch-icon-180x180
  • Twitter Social Icon
  • LinkedIn Social Icon
  • Facebook Social Icon